- with readers working within the Banking & Credit industries
- within Privacy, Technology and Finance and Banking topic(s)
- in Middle East
- GENEL OLARAK KELEPÇELEME SÖZLEŞMELERİ
- Kelepçeleme Sözleşmesinin Tanımı ve Sözleşme Serbestisi İlkesi ile İlişkisi
Bahse konu bu sözleşmeler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası uyarınca tanınan kişi hak ve hürriyetlerini oldukça yoğun şekilde sınırlamaları sebebi ile “Kelepçeleme Sözleşmeleri” olarak adlandırılmaktadır. Zira söz konusu sözleşmeler ile kişinin hukuki ilişkinin devamında hareket kabiliyeti, kişilik hakları hukuka ve ahlaka aykırı şekilde sınırlanmakta ve ekonomik özgürlük de karşı tarafın keyfiyetine tabi hale gelmektedir.
Kelepçeleme sözleşmeleri, ekonomik olarak zayıf olan tarafın, kendisinden daha güçlü olan tarafın şartlarını kabul ederek imzaladığı; çalışma, sözleşme ve ekonomik faaliyet özgürlüğünü ahlaka aykırı derecede kısıtlayan düzenlemeler barındırmaktadır. Bu tür sözleşmeler doktrinde, "cendere sözleşmeleri", "köleleştiren sözleşme" veya "kımıldamayacak bir surette bağlama sözleşmesi" olarak da adlandırılmaktadır.1
Kavram itibari ile kelepçeleme sözleşmeleri esasında borçlar hukuku anlamında sözleşme tipi olmayıp birçok sözleşmede ortaya çıkabilen kişilik haklarına ve genel ahlaka aykırılık teşkil eden hükümlerin yoğunluğu karşısında ilişkinin sürdürülemez olduğu hallerdir. İşbu makalemizde ise kelepçeleme sözleşmeleri, genel açıklamalar ardından bu niteliğin yapım ve menajerlik sözleşmelerinde ortaya çıkması bakımından ele alınacaktır.
Bu noktada söz konusu sözleşmeleri ve bu sözleşmeler neticesinde ortaya çıkan temel hak ve hürriyetlere ihlal eden neticelere dair normatif değerlendirmeye, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sı temelinde ve sözleşme serbestisi ilkesi kapsamında başlamak gerekmektedir.
Türkiye Cumhuriyet Anayasa’sının “Temel Hak ve Ödevler”e dair ikinci kısmının “Genel Hükümler” isimli Birinci Bölümü’nün “Temel Hak ve Hürriyetlerin Niteliği” kenar başlıklı 12. maddesinin ilk fıkrası şu şekildedir.
“Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.”
Bu temel hak ile ilişkili olan hürriyetlerden biri ise Anayasa’nın Temel Hak ve Ödevler”e dair ikinci kısmının “Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” isimli Üçüncü Bölümü’nün “IV. Çalışma ve sözleşme hürriyeti” kenar başlıklı AY m. 48’in ilk fıkrasında düzenlenmektedir. Anılan hüküm şöyledir:
“Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir.”
Sözleşme serbestisi, sözleşmeyi yapıp yapmama, sözleşmenin karşı tarafını seçme (diğer bir ifadeyle dilediği kimse ile sözleşme yapma), sözleşmenin konusunu istenen biçimde düzenleme ve buna bağlı olarak sözleşmenin tipini belirleme, şekil ve sözleşmede değişiklik yapma ve sözleşmeyi ortadan kaldırma özgürlüklerini kapsamaktadır.2 Sözleşme serbestisi esası yer verilen Anayasal hükümlerin yanında 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 26. maddesinde şu şekilde düzenlenmiştir:
“Taraflar, bir sözleşmenin içeriğini kanunda öngörülen sınırlar içinde özgürce belirleyebilirler.”
İçeriği oldukça geniş ve detaylı olsa da sözleşme serbestisi, esasen sözleşme yapma özgürlüğü ve sözleşmenin konusunu belirleme ve düzenleme özgürlüğü olmak üzere iki yönü haizdir.3 Bu bağlamda bir sözleşme yapmak isteyen taraflar bu sözleşmenin konusunu ve sözleşme hükümlerini diledikleri gibi belirleyebilirler.
Ne var ki, hiçbir temel hak sınırsız değildir. Sözleşme özgürlüğü de, anayasal sistem içerisinde diğer haklar, kamu düzeni ve toplumsal denge ile birlikte var olmak zorundadır. Aksi hâlde, “özgürlük” adı altında güçlünün zayıfı tahakküm altına aldığı, ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin derinleştiği bir yapı ortaya çıkar. Bu nedenle anayasal perspektiften bakıldığında, sözleşme serbestisinin sınırlandırılması bir istisna değil, aksine özgürlüğün sürdürülebilirliği için zorunlu bir mekanizmadır.
Bu sınırlar birkaç düzlemde kendini gösterir:
- Kamu düzeni ve genel ahlak sınırı: İlk olarak, kamu düzeni ve genel ahlak sınırı vardır. Taraflar her ne kadar iradelerini serbestçe açıklayabilseler de, bu irade açıklaması toplumun temel değerlerini zedeleyecek nitelikteyse hukuk düzeni buna geçerlilik tanımaz. Çünkü anayasal düzen, yalnızca bireysel özerkliği değil, aynı zamanda toplumsal bütünlüğü de korumayı amaçlar.
- Temel hakların yatay etkisi: İkinci olarak, temel hakların yatay etkisi söz konusudur. Modern anayasa hukukunda artık kabul edildiği üzere, temel haklar sadece devlet-birey ilişkilerinde değil, bireyler arası ilişkilerde de etkili olur. Bu çerçevede, bir sözleşme hükmü taraflardan birinin insan onurunu, kişilik haklarını veya ekonomik özgürlüğünü aşırı derecede zedeliyorsa, bu hükmün geçerliliği tartışmalı hâle gelir. Yani sözleşme serbestisi, diğer temel hakların ihlaline araç kılınamaz.
- Sosyal devlet ilkesi: Üçüncü olarak, sosyal devlet ilkesi devreye girer. Anayasal düzende devlet, sadece “gece bekçisi” rolüyle yetinmez; ekonomik ve sosyal hayatta adaleti sağlamakla da yükümlüdür. Bu bağlamda özellikle iş hukuku, tüketici hukuku ve kira hukuku gibi alanlarda getirilen emredici kurallar, sözleşme özgürlüğüne bilinçli müdahalelerdir. Amaç, taraflar arasındaki yapısal güç dengesizliğini dengelemektir.
- Ölçülülük ilkesi: Son olarak, ölçülülük ilkesi unutulmamalıdır. Sözleşme özgürlüğüne getirilen her sınırlama, meşru bir amaca dayanmalı, bu amaca ulaşmak için elverişli ve gerekli olmalı ve bireyin özgürlük alanına orantısız bir müdahale oluşturmamalıdır. Bu da anayasa hukukunun klasik denge testini özel hukuk alanına taşır.
Özetle, sözleşme serbestisi bir “sınırsız serbesti” değil, anayasal değerler sistemi içinde anlam kazanan, diğer hak ve ilkelerle dengelenmiş bir özgürlüktür. Gerçek özgürlük, sınırların yokluğunda değil; meşru, ölçülü ve adil sınırlar içerisinde var olabilir.
Belirtildiği üzere taraflar sözleşmenin konusu ve hükümlerinin belirlenmesinde serbest olsalar da bu serbestliğin sınırları vardır. Buna göre sözleşmenin konusu hukuka ve ahlaka aykırı olamaz. Aksinin var olması halinde sözleşme kesin olarak hükümsüzdür. Bu husus 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun m.27/f.1’de şu şekilde belirtilmiştir.
“Kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür.”
Bu düzenleme doğrultusunda sözleşme serbestisinin sınırları üçlü bir ayrım üzerinden açıklanmaktadır.4
Hukuka aykırılık iki şekilde gerçekleşebilir. Bazı durumlarda borçlunun yerine getirmeyi taahhüt ettiği hareket tarzı kanuna aykırı bir faaliyet ve özellikle cezayı gerektiren bir fiilden ibarettir. Bu bağlamda hukuka aykırılığa örnek olarak hırsızlığın taahhüt edilmesi verilebilir. Bazen de taahhüt edilen fiil değil de sözleşmenin içeriği hukuka aykırı olabilir. Temerrüt faizine temerrüt faizi yürütülmesine dair sözleşmeler buna örnek verilebilir5. Oldukça geniş bir içeriği haiz hukuk aykırılık “emredici hukuk kurallarına ve kanunun yasaklayıcı hükümlerine aykırılık” girdiği gibi, “kamu düzenine” ve “kişilik haklarına” aykırılık halleri de bu kavram bağlamında değerlendirilir6. Ahlaka aykırılık (kişilik haklarına aykırılığın da aynı zamanda bu grupta da yer aldığı söylenebilir)7 ve sözleşmenin konusunun imkânsız olması da diğer nedenlerdir.
- Kelepçeleme Sözleşmesinin Kişilik Haklarına ve Ahlaka Aykırı Yönlerinin İncelenmesi
Emredici nitelikteki hükümlerin eksiksiz olarak belirlenemeyeceği gerçeği, ahlâka aykırılığı ayrı olarak ele alma ve yaptırıma bağlama sonucuna götürmüştür. Bir sözleşme, genel toplumsal anlayışa göre sözleşme özgürlüğü ve sözleşmeye bağlılık ilkesine üstün tutulması gereken ahlaki ve etik değerlere aykırı düşüyorsa ahlaka aykırıdır.8 Sözleşme serbestisine dair getirilen bu sınırın aşılıp aşılmayacağı hususu değerlendirilirken dikkate alınacak temel husus, toplumsal sosyal değerlerin hangi kıstas ışığında belirleneceğidir. Günümüz öğretisinde çoğulcu toplum yapısı da gözetilerek ahlâkın başta Anayasa olmak üzere kanunların temelinde yer alan etik değerlerden, diğer bir ifadeyle etik düzenden oluştuğu kabul edilmektedir.9 Ahlâka aykırılık bazen bir tarafın hukuki işlem vasıtasıyla üstlendiği yükümlülüğün kişiliği üzerindeki etkisinden kaynaklanmaktadır.
Bu bağlamda sözleşme serbestisi için öngörülen ahlâka aykırı olmama sınırı, TBK m. 27’de belirtilen kişilik haklarına aykırı olmama sınırlandırması ile yakından bağlantılıdır. TBK m. 27’de belirtildiği üzere sözleşme içeriğini belirleme özgürlüğünü sınırlayan haller arasında kişilik haklarına aykırılık hali de sayılmıştır. Kişilik hakları sözleşme özgürlüğünü sınırladığı için, bu haklara aykırı olarak sözleşme yapılamayacaktır.
Kişilik haklarına aykırı hukuki işlemlere karşı koruma sağlayan hükümlerden birisi de 4721 sayılı TMK m. 23/2’dir10. Anılan maddeye göre; “…kimse özgürlüklerinden vazgeçemez veya onları hukuka ya da ahlâka aykırı olarak sınırlayamaz”. Diğer yandan, ilgili hükümlerde kişilik hakkının kapsamına giren unsurların belirtilmediği görülmektedir. Bu nedenle kişilik hakkının kapsamına kişiyi kişi yapan bütün değerlerin dâhil olduğunu kabul etmek gerekecektir.11
Sözgelimi kişinin ekonomik varlık ve faaliyet özgürlüğünün korunması da kişinin fizik ya da ruh bütünlüğünün korunması kadar önem arz etmektedir. Bu sebeple kişinin ekonomik varlığının da kişilik hakkı kapsamında korunması gerekmektedir.12
TMK m. 23’te düzenlendiği üzere söz konusu sınırlamanın ölçüsü hukuk ve ahlak olarak belirlenmiştir. Sözleşme hükümlerinin, kişilerin ekonomik özgürlüğünü ve ekonomik kişiliğini yok etmesi ya da ekonomik geleceğini gasp etmesi veya tehlikeye düşürmesi halleri de hukuka ve ahlaka aykırılık teşkil edecektir.
Türk Medeni Kanunu’nun (“TMK”) 23. maddesinde şu şekilde düzenlenmektedir:
“Kimse, hak ve fiil ehliyetlerinden kısmen de olsa vazgeçemez. Kimse özgürlüklerinden vazgeçemez veya onları hukuka ya da ahlâka aykırı olarak sınırlayamaz. Yazılı rıza üzerine insan kökenli biyolojik maddelerin alınması, aşılanması ve nakli mümkündür. Ancak, biyolojik madde verme borcu altına girmiş olandan edimini yerine getirmesi istenemez; maddî ve manevî tazminat isteminde bulunulamaz.”
Hükmün amacı, kişilerin serbest iradeleriyle yapabilecekleri hukuki işlemlerin sınırını belirlemektir. Bu çerçevede, bir kişinin hak ehliyetinden veya fiil ehliyetinden tamamen ya da kısmen vazgeçmesine yönelik işlemler kesin olarak hükümsüzdür.
TMK m. 23 / f. 2’ye göre kişi özgürlüğünden, yani kişiliğin devamı ve gelişimi için kişinin korunmasında menfaati olan kişiliğe bağlı tüm maddi ve manevi değerlerden oluşan kişilik haklarından (örneğin kişinin hayat, sağlık ve vücut tamlığı, şeref ve haysiyeti, kişinin hayat alanı, kişinin resim üzerindeki hakkı, kişinin meslek, sanat ve ticari faaliyetleri13 karar verme özgürlüğü üzerindeki haklarından) vazgeçemez.
TMK m. 23 / f. 2’den de anlaşıldığı üzere özgürlüğün kullanılmasının, hukuka veya ahlâka aykırı düşmeyecek şekilde kısıtlanması mümkündür. Ancak kişilik hakkı, kişiliğin kapsadığı değerlere yönelik serbestçe karar verme yetkisini de içerdiğinden, kanun koyucu TMK m. 23 / f. 2 hükmü ile kişinin özgürlüklerinin kısıtlanmasını, kişiliğe bağlı değerlerin korunması amacıyla hukuk düzeninin denetimine açmaktadır14. Böylelikle kişiliğe bağlı değerlere, yani kişilik haklarına hukuki işlemler vasıtasıyla gerçekleşen müdahaleler sonucu, kişiliğin devamının ve gelişiminin engellenmesi önlenmekte ve bu yöndeki sözleşmeler de geçersiz sayılmaktadır15.
Bir sözleşmenin kişi özgürlüğü̈ üzerindeki etkisinin tayini ve özgürlüğün ahlâka aykırı şekilde sınırlandırıp sınırlandırmadığının belirlenmesinde birden çok unsurun birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bu bağlamda öğretide, sınırlı olmamak kaydıyla, ilgili sözleşmedeki süre unsurunun; edim yükümlülüğünün içeriğinin (özellikle borçlunun ekonomik hayatı ve bunun dışındaki özel hayatına etkisinin, neden olduğu bağımlılığın derecesinin, kişiliğe yakın değerleri konu edinip edinmediğinin); sözleşmenin borçluya sağladığı karşı edim başta olmak üzere her türlü faydanın; alacaklının kişi özgürlüğünü sınırlayan edimin ifasında sözleşme ilişkisinin amacına uygun bir menfaatinin bulunup bulunmadığının (özellikle sözleşme süresinin ve fesih ihbar süresinin kısa olup olmadığı ve bir takım hakların varlıkları veya içerikleri bakımından taraflar arasında eşitsizliğe sebebiyet verip vermediği); sözleşmenin bir takım unsurlarının daha sonra belirlenmesine ilişkin anlaşmaların mevcut olup olmadığı, sözleşmeden doğan yükümlülüğün ihlali halinde uygulanacak olan yaptırım dikkate alınabileceği vurgulanmaktadır.16
Önemle belirtmek gerekir ki, sözleşmenin varlığına TMK. m. 23/f. 2 kapsamında müdahale edebilmek için, yukarıdaki unsurların hepsinin aynı anda gerçekleşmesi zorunlu değildir. Daha açık bir ifadeyle, bu unsurlardan bir veya birkaç tanesi, sözleşme taraflarından birini diğer tarafın iradesine tabi bırakıyorsa o takdirde ilgili hukuki işlem açısından TMK m. 23/f. 2’nin uygulanması söz konusu olacaktır.
Nitekim Yüksek Mahkeme de 06.03.2002 tarihli bir kararında benzer ifadelere yer vermiştir:
“… Kişisel veya ekonomik hürriyeti kabul edilemez derecede ya da olağanüstü bir biçimde sınırlayan sözleşmeler ahlak ve adaba aykırı düşer. Sözleşmeye bağlanan sınırlamalar, borçlunun kişilik veya bekası için zorunlu olan koşulları olağanüstü şekilde tehlikeye düşürmemeli, onun için katlanılamaz ve çökertici bir düzeye gelmemelidir. Yoksa kişi ekonomik özgürlüğünü yitirir ve alacaklının mutlak iradesine tabi duruma gelir. …”17
- Yargıtay’ın Genel Anlamda Kelepçeleme Sözleşmesine Dair Uyuşmazlıklarda Verdiği Kararlardan Örnekler
Kelepçeleme sözleşmelerinin tespitinde Yargıtay, sözleşmenin taraflarından birinin ekonomik veya kişisel özgürlüğünü olağan bağlılık sınırlarını aşacak ölçüde sınırlayıp sınırlamadığını, sözleşme hükümlerinin taraflar arasında aşırı bir bağımlılık ilişkisi yaratıp yaratmadığını dikkate almaktadır. Bununla birlikte Yargıtay uygulamasında her uzun süreli veya ağır yükümlülük içeren sözleşmenin kelepçeleme olarak nitelendirilmediği; somut olayın özelliklerine göre taraf menfaatleri, sözleşmenin amacı ve üstlenilen yükümlülüklerin kapsamının birlikte değerlendirildiği görülmektedir.
Bu kapsamda;
Yargıtay 19. Hukuk Dairesi, kefilin kendisine tanınan bazı haklardan önceden feragat etmiş olmasının geçersiz sayılabileceğini; ancak bu durumun tek başına faktoring sözleşmesini kelepçeleme sözleşmesi hâline getirmeyeceğini kabul etmiştir (Yargıtay 19. Hukuk Dairesi 2014/3413 E., 2014/9249 K. 15.05.2014).
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, ticari kredi sözleşmelerinde erken ödeme hâlinde %1-2 oranında komisyon alınmasını öngören hükümlerin, borçlunun ekonomik özgürlüğünü olağan dışı biçimde sınırlandırmadığı gerekçesiyle kelepçeleme niteliği taşımadığı sonucuna ulaşmıştır (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 05.2013/15069 E. 2014/4195 K. 05.03.2014).
Buna karşılık Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, işçinin sözleşmenin sona ermesinden sonra üç yıl süreyle aynı veya benzer faaliyet alanında çalışmasını yahut işletme açmasını yasaklayan rekabet yasağı düzenlemesini, kişinin ekonomik faaliyet özgürlüğünü aşırı ölçüde sınırlandırdığı gerekçesiyle kelepçeleme niteliğinde değerlendirmiştir (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 2015/3745 E. 2015/10699 K. 19.10.2015).
Diğer taraftan Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, bir hisse devir sözleşmesinde öngörülen ve devralanın ABD ve Kanada'da belirli ürünlerin ticaretini on beş yıl süreyle yapmamasını içeren rekabet etmeme yükümlülüğünü, sözleşmenin ekonomik amacı ve tarafların ticari konumu dikkate alındığında geçerli kabul etmiş; bu yükümlülüğe bağlanan 1.000.000 USD tutarındaki cezai şartı da kelepçeleme olarak değerlendirmemiştir (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 2019/10751 E. 2019/7666 K. 02.12.2019)
Bu kararlar birlikte değerlendirildiğinde, Yargıtay'ın kelepçeleme sözleşmesi incelemesinde soyut ve şekli bir yaklaşım benimsemediği; sözleşmenin süresi, taraflara yüklediği ekonomik ve kişisel bağlılığın yoğunluğu, taraflar arasındaki güç dengesi ve sözleşmenin meşru amacını birlikte dikkate aldığı görülmektedir. Nitekim bazı sınırlamalar geçerli kabul edilirken, bazıları kişinin ekonomik özgürlüğünü katlanılamaz ölçüde sınırlandırdığı gerekçesiyle geçersiz sayılmaktadır.
- Kelepçeleme Sözleşmesinde Hükümsüzlük
Ekonomik faaliyet özgürlüğü üzerindeki kişilik hakkını aşırı sınırlandıran kelepçeleme sözleşmesi genel ahlâka aykırıdır. Öğretide çoğunlukla kabul edildiği üzere genel ahlâka aykırı hukuki işlemler (sözleşmeler) kesin hükümsüzdür.18
Dolayısıyla hukuki işlemin (sözleşmenin) hükmünde/hükümlerinde yer alan kelepçeleme sözleşmesinin de kesin hükümsüz olduğu kabul edilecektir.
Bununla birlikte belirtmek gerekir ki, Türk-İsviçre hukukunda artan eğilime göre bir kimsenin özgürlüğünü hukuka ve ahlaka aykırı olarak sınırlandıran sözleşmeler TBK m. 27 / f. 1’e göre kesin hükümsüz olmakla birlikte TMK m. 23’ün kişilik hakları çiğnenen tarafı koruyucu amacı göz önünde tutarak bu hükümsüzlüğün anılan amaç çerçevesinde sınırlandırılması gerekmektedir. “Esnek hükümsüzlük” anlayışı olarak adlandırılan bu fikre göre TMK m. 23 / f. 2’ye aykırılık, TBK m. 27/f. 1’deki müeyyidelere tabi olmayıp kendine özgü bir geçersizlik doğurmakta ve sadece kişilik hakkı ihlâl edilen kişiye geçersizliği ileri sürme hakkı vermektedir19.
Bu görüşün Türk hukukundaki önde gelen savunucularından Kocayusufpaşaoğlu’na göre, “sadece kişilik haklarını zedeleyen bir bağlılık altına giren taraf hükümsüzlüğe dayanabilmesi ve o geçersizlik iddiasında bulunmadıkça, diğer tarafın sözleşmenin hükümsüz olduğunu ileri sürmesine izin verilmemelidir. Bunun gibi, hakimde, kesin hükümsüzlüğü sadece kişilik hakları korunan taraf lehine re’sen (görevinden ötürü) göz önünde tutabilmelidir”20
- KELEPÇELEME NİTELİĞİNİN YAPIM VE MENAJERLİK SÖZLEŞMELERİ YÖNÜNDEN İNCELENMESİ
Yapım ve menajerlik sözleşmeleri nitelikleri itibariyle vekalet, hizmet ve eser sözleşmeleriyle benzerlik barındıran karma nitelikli (atipik) sözleşmelerdir. Sektörel uygulamada yapım ve menajerlik sözleşmeleri birlikte veya ayrı ayrı akdedilebilmektedir. Yapımcı, sanatçının eserlerinin kayıt, prodüksiyon, tanıtım ve dağıtım süreçlerini organize ve finanse etmek; menajer ise sanatçının kariyerini yönetmekte, sektörel ilişkilerde temsil faaliyetini üstlenmektedir. Buna karşılık sanatçı genel olarak, taahhüt ettiği albüm/ single çalışmalarını belirlenen sürede hazırlamak, üretim sürecine sanatçı katkısını sağlamak, mali haklara yönelik edimleri ifa etmek gibi çeşitli yükümlülükler altındadır.
1.Yapım ve Menajerlik Sözleşmelerinin Sektörel Yansıması
Bu sözleşmeler yapımcı ve menajerlerin sahip olduğu ekonomik ve organizasyonel kudret karşısında özellikle kariyerinin başındaki sanatçılar bakımından sözleşme görüşmeleri sırasında yapısal bir güç dengesizliği içermeye elverişlidir. Nitekim yapımcılar, eser üretim sürecinin merkezinde yer almakta ve sözleşmenin baskın tarafı haline gelmektedir.
Bu durum sözleşme hükümlerinin müzakeresi ve karşılıklı iradelerin ortaya konulması safhalarında özgür iradelerini yansıtamamalarına neden olmaktadır. Anılan asimetri sonucunda tarafı olunmak zorunda kalınan sözleşmeler sonucunda genç veya sektörde yeni olan sanatçılar gelir elde edemedikleri uzun prodüksiyon dönemlerinde yapımcının takdirine bağımlı hale gelmektedir. Sektörün güç asimetrisinin kötüye kullanılmasına açık dinamiği, yapım ve menajerlik sözleşmelerini kelepçeleme niteliğine elverişli sözleşme tiplerinden biri haline getirmektedir. Bu bağlamda, yapım ve menajerlik sözleşmeleri işbu makalemizde yer verilen genel hükümler özelinde ayrıca değerlendirilmelidir.
- Sözleşmenin Süre Yönünden Değerlendirilmesi
Sürekli borç ilişkisi doğuran bir sözleşme olan yapım ve menajerlik sözleşmesinin TMK m.23 anlamında ölçüsüz bir bağlılık meydana gelip gelmediğinin tespitinde ilk kriter “süre unsuru”dur. İfade etmek gerekir ki süre unsuru ölçütlerden yalnızca bir tanesidir. Nitekim, uzun süreli bir sözleşmenin varlığı tek başına kelepçeleme niteliği doğurmaz. Sürenin kişilik hakkın aykırı bir sınırlama oluşturup oluşturmadığı ancak süre ile borçlunun (sanatçının) üstlendiği edim yükümlülüklerinin kapsamının birlikte değerlendirilmesi suretiyle belirlenebilir. Hal böyle iken, bir yapım ve menajerlik sözleşmesi uzun süreli addedilemeyecek olsa dahi sanatçıya yüklediği edimlerin dengesizliği, borç ilişkisinin sanatçı üzerinde yarattığı baskı ve fiili durum, sanatçının ekonomik özgürlüğünden yoksun kalmasına sebebiyet verebilecektir.
Uygulamada, sözleşmelerin şeklen 3 yıl, 5 yıl gibi belirli bir süreyle kurulmasına rağmen, sözleşme metninde yer alan ilave hükümlerle bu sürelerin sonuda sözleşmenin fiilen sona erme kabiliyetini yitirdiği görülmektedir. Örneğin beş yıllık bir sürenin öngörüldüğü bir yapım ve menajerlik sözleşmesinde, sanatçının edimlerini belirlenen zamanda tamamlamaması hâlinde sözleşmenin ancak sanatçının taahhüt ettiği edimlerin ifa edilmesiyle sona ereceğine (X sayıda albüm/ single parçanın seslendirilmesi); ayrıca hastalık, ses kısıklığı veya benzeri nedenlerle geçen sürenin sözleşmeye eklenerek ilişkinin kendiliğinden uzaması hükümlerine yer verildiği görülmektedir. Tüm bunlar, sürenin teknik olarak belirlenmiş olsa dahi gerçekte belirsiz ve kontrol edilemez hâle gelmesine neden olmakta ve böylelikle uzun süreli sözleşme sorununu doğurabilmektedir.
Bu tür hükümler, sözleşme ile taahhüt edilen bağlılığı görünürde belirli süreli olmaktan çıkarıp fiilî anlamda süresiz bir ilişkiye dönüştürmekte; borçlunun sözleşmeden çıkabilmesini karşı tarafın takdirine tabi kılmaktadır. Dolayısıyla süreye ilişkin düzenlemelerin değerlendirilmesinde, yalnızca takvimsel periyodun değil, sürenin sözleşmenin bütününe nasıl yansıdığının ve borçlunun ekonomik ve mesleki özgürlüğü üzerindeki etkisinin göz önünde bulundurulması gerekmektedir.
Bu nedenle sürekli borç ilişkilerinde sürenin, borçlunun kişilik haklarının korunması bağlamında taşıdığı anlam, yalnızca sözleşmede belirtilen yıllara değil; bu sürenin edim yükümlülükleriyle nasıl birleştiğine, bağlılığın derecesine, fesih imkânlarının varlığına ve sözleşmede öngörülen genişletici veya uzatıcı hükümlerin niteliğine göre belirlenmelidir. Aksi hâlde sözleşme, borçlunun ekonomik özgürlüğünü ortadan kaldıran ve TMK m. 23’ün öngördüğü sınırları aşan bir kelepçeleme niteliği kazanır.
- Sözleşmenin Fesih ve Cezai Şart Yönünden Değerlendirilmesi
Süre unsuruna ek olarak değerlendirilmesi gereken bir diğer husus, sözleşmede öngörülen “fesih düzeni” dir. Vurgulamak gerekir ki, bir yapım ve menajerlik sözleşmesinde, süreyi düzenleyen hükme ek olarak sözleşmenin kurulmasıyla oluşan akdi bağlılığın öngörülen süreyi aşar şekilde devamını amaçlayan hükümler de değerlendirilmelidir.
Uygulamada sıklıkla görüldüğü üzere, feshe ilişkin hükümler çoğunlukla yapımcı veya menajer lehine genişletilmiş sebebe bağlı olmayan veya serbest feshe imkân tanıyan hükümler düzenlenmiştir. Buna karşılık, sanatçıya aynı kapsamda bir fesih hakkı tanınmadığı gibi, çoğu sözleşmede sanatçı lehine herhangi bir fesih mekanizmasına dahi yer verilmemektedir. Bu yaklaşım, şüphesiz sözleşme ilişkisinde edimler arası menfaat dengesinin bozulmasını aşar şekilde sanatçının mesleki ve ekonomik özgürlüğünü karşı tarafın iradesine bağlı kılmaktadır.
Bu tür hükümler, edimler arası dengeyi bozmanın ötesine geçerek sözleşmenin güçsüz tarafı konumundaki sanatçıyı, mesleki ve ekonomik özgürlüğünü karşı tarafın tek taraflı iradesine bağlı kılan bir çerçeveye sürüklemektedir. Fesih rejimi, süre unsuru ile birlikte değerlendirildiğinde, sanatçının sözleşme boyunca —hatta sözleşmenin fiilen belirsiz süreye dönüştüğü örneklerde süresiz şekilde— karşı tarafın iradesine bağımlı hâle gelmesi kaçınılmazdır. Böyle bir yapı, sözleşmenin olağan akdi bağlılık sınırını aşarak, güçsüz tarafın mesleki ve ekonomik özgürlüğü üzerindeki hareket alanını ortadan kaldıran bir “kelepçeleme” niteliğine dönüşmektedir. Benzer şekilde, cezai şartın düzenleniş biçimi de sözleşmenin geçerliliğinin değerlendirilmesinde kritik rol oynar. Uygulamada karşılaşılan örneklerde, sanatçıya tanınan fesih hakkı ya hiç bulunmamakta ya da fahiş cezai şart tutarlarına bağlanmaktadır. Hatta pek çok sözleşmede, sanatçı sözleşmeyi en küçük bir ihlal hâlinde yüksek meblağlı bir cezai şartla karşı karşıya kalırken, yapımcı veya menajer açısından benzer bir yaptırım öngörülmemektedir. Bu durum, cezai şartın amacını aşarak borçluyu sözleşmeye devam etmeye zorlayan bir baskı aracı hâline geldiğini göstermektedir.
Cezai şartın hukuki niteliği gereği iki temel işlevi bulunmaktadır. Bunlardan ilki, alacaklıyı zararını ispat yükünden kurtarmak, ikincisi ise borçluyu ifaya teşvik etmektir. Bu amaçlar doğrultusunda cezai şartın makul ve orantılı olması gerekir. Oysa uygulamada görülen fahiş cezai şart düzenlemeleri, borçlunun ekonomik özgürlüğünü ölçüsüz şekilde sınırlandırmakta; sözleşmenin güçsüz tarafını, olası bir sözleşme ihlali hâlinde ekonomik varlığını tehdit eden yaptırımlar karşısında savunmasız bırakmaktadır. Kariyerinin başında, ekonomik olarak kırılgan durumda olan bir sanatçının her bir ihlal için yüksek bir cezai şart ödemekle yükümlü kılınması, sözleşmenin tarafları arasındaki yapısal eşitsizliği artırarak, ceza koşulunu ifayı teşvik eden bir araç olmaktan çıkarıp baskı mekanizmasına dönüştürmektedir.
Hem fesih haklarının hem de cezai şart düzenlemelerinin mevcudiyeti ile taraflar arasında oluşturulan dengesizlik, borçluyu (sanatçıyı) sözleşmeden doğan bağlılık ilişkisini sona erdirme imkanından mahrum bıraktığından TMK m. 23 çerçevesinde kişilik hakkına ve ekonomik özgürlüğe yönelen ağır bir müdahale niteliği taşıdığı söylenebilecektir.
Bu noktada, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 29.04.2025 tarihli, yapım ve menajerlik sözleşmeleri özelinde kelepçeleme niteliğinin ele alındığı içtihatı güncel ve yol gösterici niteliktedir. Karara konu olan olayda bir rap sanatçısı ile yapımcı arasında 07.07.2013 tarihinde albüm yapım ve menajerlik sözleşmeleri imzalanmış; yapımcı sanatçının tanıtımını ve bilinirliğinin arttırılması için edimlerini yerini getirdiğini, buna karşılık sanatçının albümleri tamamlamadığını ve sözleşmeleri haksız şekilde feshettiğini ileri sürerek cezai şart ile maddi manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Sanatçı ise sözleşmelerin tek taraflı, ağır ve fahiş hükümler içerdiğimi, özellikle menajerlik payı ve cezai şartların hakkaniyete aykırı olduğunu savunarak feshin haklı olduğunu ileri sürmüştür.
(…) “07.07.2013 tarihli Albüm Yapım ve Menajerlik Sözleşmelerinin “kelepçeleme sözleşme” niteliği taşıdığı, zira bu sözleşmedeki hükümlerin tek taraflı davacı lehine ve davalı aleyhine olduğu, karşılıklı taahhütler içeren sözleşmenin ifayı güvence altına almak için cezai şart öngörülmesi mümkün ise de, bunun sözleşmelerde taraf dengesi gözetilerek her iki taraf lehine cezai şart düzenlenmesi ile mümkün olduğu, taraflar arasındaki sözleşmelerde davacıya dilediği şekilde sözleşmeyi fesih hakkı verildiği, davalının ise sözleşmeye uymaması halinde aleyhine orantısız ve adil olmayan cezai şart hükmü konulduğu” (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 2024/4318 E. 2025/2915 K.)
Yüksek mahkeme bu tespitlerinde sözleşmelerde fesih hakkının yalnızca yapımcıya tanındığını; sanatçının sözleşmeyi sona erdirmesinin ise hem hukuken hem fiilen engellendiğini; ayrıca sanatçıya yüklenen cezai şartın hem tek taraflı hem de orantısız olduğunu saptamıştır. Bu nedenle ilk derece mahkemesi sözleşmeleri “kelepçeleme sözleşmesi” olarak nitelendirmiş istinaf bu değerlendirmeyi onamış ve karar Yargıtay tarafından da onanarak kesinleşmiştir.
- Mali ve Manevi Hak Devirleri ve Henüz Meydana Gelmemiş Eserler Üzerindeki Tasarruflar
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun (“FSEK”) 48. maddesi, eser sahibi veya mirasçılarının eserlerine dair sahibi oldukları mali hakları, süre ve yer sınırı olmaksızın ve yine karşılıklı veya karşılıksız devredebileceklerini düzenlemiştir. Buna karşılık anılan tasarruf işlemlerinin henüz meydana gelmemiş eserler üzerinde yapılması mümkün değildir. Aksine yönelen anlaşmaların batıl olduğuna dair FSEK m.48/3 hükmü şu şekildedir:
“Yukardaki fıkralarda sayılan tasarruf muameleleri henüz vücuda getirilmemiş veya tamamlanacak olan bir esere taallük etmekte ise batıldır.”
Yer verilen bu hüküm, mali hak devirlerinin içeriğine dair düzenleme barındırırken FSEK 52. maddesi yapılacak olan devir şeklini hüküm altına almaktadır. Buna göre;
“Mali haklara dair sözleşme ve tasarrufların yazılı olması ve konuları olan hakların ayrı ayrı gösterilmesi şarttır.”
Anılan kanun hükümleri kapsamında yapım sözleşmelerinde sıklıkla karşılaşılan durum, sanatçının yalnızca mevcut eserleri üzerindeki mali hakları değil, henüz üretmediği veya üretip üretmeyeceği dahi belirsiz olan tüm ilerideki eserleri üzerindeki haklarını da yapımcıya devretmesidir. Bu tür hükümler, çoğu kez “tüm albümler”, “tüm icra kayıtları”, “tüm görsel-işitsel içerikler”, “tüm dijital ve senkronizasyon hakları” gibi sınırı belirsiz ifadelerle düzenlenmekte; hak devri yer, süre ve içerik bakımından mutlak nitelikte kurgulanmaktadır.
Böyle bir yaklaşım, FSEK m. 48/3’ün amacına doğrudan aykırıdır. Zira kanun koyucu, eser sahibinin henüz yaratmadığı bir eser üzerinde tasarrufta bulunamayacağını öngörerek, yaratıcı faaliyetin bağımsızlığını ve ilerideki ekonomik hakların istismarını önlemeyi amaçlamıştır. Henüz vücuda gelmemiş eserler üzerindeki tasarruf yasağı, yalnızca hukuki işlemin bir geçerlilik şartı değildir; sanatçının geleceğe ilişkin yaratıcı özgürlüğünü, ekonomik özerkliğini ve kariyer planlamasını korumayı hedefleyen bir kişilik hakkı güvencesidir.
Bu sebeple, mali hakların süresiz, belirsiz ve henüz oluşturulmamış eserleri kapsayacak biçimde devredilmesi, yalnızca teknik geçerlilik şartlarının ihlali değil; aynı zamanda sözleşmenin bütünü üzerinde kelepçeleme niteliğini kuvvetlendiren temel bir unsurdur.
Diğer yandan FSEK, sanatçının eser üzerinde sahibi olduğu manevi hakların devri konusunu ayrıca ele almıştır. Belirtmek gerekir ki, kişilik hakları gibi manevi haklar da eser sahibinin kişiliğine sıkı sıkıya bağlı, bizzat onun tarafından kullanılan, özü itibarıyla devir ve ferağ edilemez, vazgeçilemez. Nitekim kanun koyucu tarafından FSEK m 14, FESK m. 16 uyarınca açıkça bu haklardan önceden genelleme ile ileriye dönük olarak sözleşme ile de olsa vazgeçilemeyeceği hüküm altına alınmıştır21. Nitekim Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 2013/ 3484 E. 2014/8875 K. sayılı ilamında:
“… Ne var ki, 5846 sayılı FSEK’nin 14 ila 17. maddelerinde eser sahibinin eseri dolayısıyla doğrudan doğruya ve kişiliğine sıkı sıkıya bağlı olarak manevi haklar da tanınmıştır. Manevi haklar aynı zamanda herkese karşı ileri sürülebilen mutlak ve inhisari yetkiler niteliğindedir. Manevi haklar bu niteliği itibariyle miras yoluyla geçmedikleri gibi sağlararası işlemler ile başkalarına da devredilemezler, sadece manevi hakların kullanılma yetkisi devredilebilir….” (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 09.05.2014 T. 2013/3484 E. 2014/8875 K.)
Görüldüğü gibi, manevi haklara ilişkin olarak devri taahhüt edilen ayrıca hükümler kanuna aykırılıktan dolayı da geçersizdir.
Yargıtay kararının önemi, fesih hakkının tek taraflı olarak düzenlendiği, cezai şartın ise borçlu aleyhine fahiş şekilde öngörüldüğü sözleşmelerde, bu hükümlerin yalnızca ilgili maddeyle sınırlı bir geçersizlik yaratmadığını, aksine sözleşmenin bütünü itibarıyla TBK m. 27 kapsamında kesin hükümsüz hâle gelebileceğini ortaya koymasıdır. Yüksek Mahkeme, sözleşme hükümlerinin birlikte değerlendirilmesi sonucunda, sanatçının mesleki faaliyetini bağımsız olarak sürdürebilmesinin fiilen engellendiği ve ekonomik özgürlüğünün ortadan kaldırıldığı durumlarda kelepçeleme nitelendirmesinin zorunlu olduğunu açıkça ifade etmiştir.
Sonuç olarak, fesih mekanizmasının karşılıklı dengeyi gözetmeyecek şekilde tek taraflı düzenlendiği; cezai şartın ise borçlu üzerinde ağır bir ekonomik baskı yarattığı yapım ve menajerlik sözleşmeleri, borçlu tarafı sözleşmeye devam etmeye zorlayan, bağımlılık ilişkisini yoğunlaştıran ve kişilik haklarını ihlal eden hükümler içerdiği tespiti hallerinde, TMK m. 23 nezdinde barındırdığı ihlaller nedeniyle TBK m.27 çerçevesinde geçerliliklerini yitirmektedir.
- Değerlendirmeye Esas Diğer Sözleşme Hükümleri
Yukarıda özellikli olarak sayılan başlıkların yanında, sanatçının faaliyet özgürlüğünün, tanıtım ve temsil süreçlerinin, üretim ve icra faaliyetlerine ilişkin karar yetkisinin sınırlanıp sınırlamadığı, değerlendirmeye esas diğer kriterlerdir. İncelenen sözleşme maddelerinde, sanatçının eser üretimi, tanıtım faaliyetleri, medya ilişkileri, sahne performansları ve kamuya yönelik görünürlük süreçlerine ilişkin kararlarda, sanatçının gerek yaratıcı gerek ekonomik yönelimlerine ilişkin ne denli bağımsız bir tercih hakkına sahip olduğuna bakılmalıdır. Elbet sözleşmenin gereği yapımcı talimatlarına makul ölçüde bağlılık gerekeceği açıktır ancak bu hükümler, sanatçının mesleki kimliğinin ayrılmaz bir parçası olan karar alma yetkisini ortadan kaldıracak seviyede olmamalı, yapımcının tek taraflı değerlendirmesine bağlı bir çalışma rejimi yaratmamalıdır. Örneğin tanıtım, görsel içerik üretimi ve sahne faaliyetlerine ilişkin hükümler, sanatçının kendisiyle doğrudan ilgili faaliyetlerde söz hakkını tamamen kaldırıyorsa kişilik hakkına bağlı mesleki özerkliğin ölçüsüz biçimde sınırlandığı söylenebilecektir.
Yine, sanatçının üçüncü kişilerle iş birliği yapma, alternatif projelere katılma veya farklı ticari fırsatları değerlendirme imkânını tamamen ortadan kaldıran yasaklayıcı hükümlerin de bu kapsamda kaldığı söylenebilir. Sanatçının kendi emeğiyle yarattığı ürünlerden doğan gelirler üzerinde tasarruf imkânının bulunmaması; tanıtım, görünürlük ve sanatsal faaliyetlere ilişkin tüm gelir akışının yapımcının kontrolüne bırakılması; ayrıca sözleşme sonrası döneme ilişkin yirmi yıllık kayıt yasağı gibi ağır sonuçlar doğuran hükümler, taraflar arası güç dengesini daha da bozarak sanatçıyı uzun süreli bir ekonomik bağımlılık ilişkisine mahkûm etmektedir. Bu tür düzenlemeler, yapımcının sözleşme amacını aşan ölçüde geniş bir kontrol alanı elde etmesine yol açmakta, sanatçının mesleki gelişimini ve ekonomik varlığını koruma güvencelerini ortadan kaldırmaktadır. Sonuç olarak, sözleşmede yer alan bu hükümler, sanatçının karar alma özgürlüğünü, yaratıcı bağımsızlığını ve ekonomik hareket alanını daraltarak yapımcı lehine aşırı bir üstünlük yaratmakta ise, sözleşmenin kelepçeleme niteliğini güçlendiren tamamlayıcı unsurların varlığının kabulü gerekmektedir.
- SONUÇ
Bir sözleşmenin TMK m. 23/f.2 hükmü ile bağdaşıp bağdaşmadığı, kişi özgürlüğü üzerindeki etkisinin tayini ve özgürlüğün ahlâka aykırı şekilde sınırlandırıp sınırlandırmadığının belirlenmesinde birden çok ölçüt bulunur. Bu bağlamda öğretide, ilgili incelemede sözleşmedeki süre unsuru; edim yükümlülüğünün içeriği, özellikle borçlunun ekonomik hayatı ve özel hayatına etkisi, yarattığı bağımlılığın derecesi, kişiliğe yakın değerleri konu edinip edinmediği, sözleşmenin borçluya sağladığı karşı edim başta olmak üzere her türlü fayda, alacaklının kişi özgürlüğünü sınırlayan edimin ifasında sözleşme ilişkisinin amacına uygun bir menfaatinin bulunup bulunmadığı gibi unsurların dikkate alınacağı değerlendirilmektedir.
Bu değerlendirmenin sonunda, sözleşmenin doğurduğu hukuki ilişkinin taraflardan birinin ekonomik özgürlüğünün devri anlamına geliyorsa, taraflardan biri diğerini keyfiyetine tabi kılıyorsa veya taraflardan biri için hakkın özü tehlikeye sokuluyorsa bu sözleşmenin TMK m.23/ f.2 ‘ye aykırı olacağı ve kelepçeleme sözleşmesi niteliğini taşıdığının kabulü gerekir. Bu tür, TMK 23/ f.2 ’ye aykırı sözleşmelerin TBK m. 27/f. 1’deki kesin hükümsüzlük yaptırımına değil “esnek hükümsüzlük”e tabi olduğu İsviçre- Türk öğretisinde giderek baskın görüş haline gelmektedir.
Footnotes
1 Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (E. 2012/1601, K. 2013/752, 22.05.2013)
2 Necip Kocayusufpaşaoğlu, Borçlar Hukukuna Giriş- Hukukî İşlem- Sö2zleşme, Yenilenmiş Genişletilmiş Tamamlanmış 4 üncü Bası’dan 7 inci Tıpkı Bası, Filiz Kitabevi, İstanbul, 2017, § 40, N. 4; Oktay-Özdemir, İstanbul Şerhi, m. 26, N. 12
3 M. Kemal Oğuzman / M. Turgut Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Cilt-1, Genişletilip Genişletilmiş 21. Bası, Vedat Kitapçılık, İstanbul, 2023, N. 80. Ayrıca belirtmek gerekir ki, öğretide sözleşme özgürlüğü hem olumsuz hem olumlu olmak üzere ikili bir ayrımla da ele alınmaktadır. Sözleşmeyi önceden belirlenmiş belirli bir kişiyle önceden belirlenmiş bir içerikle kurmama özgürlüğüne olumsuz sözleşme özgürlüğü; bir kişinin arzu ettiği sözleşmeyi kurma ve bağımlılık bağlılık yaratma özgürlüğüne ise olumlu sözleşme özgürlüğü denmektedir. Bu konuda bkz. Oktay-Özdemir, İstanbul Şerhi, m. 26, N. 10.
4 Peter Gauch / Walter R. Schluep / Jörg Schmid / Susan Emmenegger, Schweizerisches Obligationenrecht Allgemeiner Teil, Schultess, Zürich, 2020, N. 629.
5 Andreas von Tuhr, Borçlar Hukukunun Umumi Kısmı Cilt: 1-2, Çeviren: Cevat Edege, Olgaç Matbaası, Ankara, 1983, s. 244-245.
6 Kocayusufpaşaoğlu, Sözleşme, § 42, N. 17-38
7 Peter Gauch / Walter R. Schluep / Jörg Schmid / Susan Emmenegger, Allgemeiner Teil, N. 656
8 Claire Huguenin, Obligationenrecht, Allgemeiner und Besonderer Teil, 3. Auflage, Schultess, 2019, N. 410.
9 Bilgehan Çetiner, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, On İki Levha, 2024, N. 474
10 Oğuzman/ Seliçi/ Oktay - Özdemir, Kişiler Hukuku, İstanbul, 2012, s. 157.
11 Oğuzman/Seliçi/Oktay - Özdemir, s. 158.
12 Akın Ünal, Kelepçeleme Sözleşmeleri, Ankara, 2012, s. 74.
13 Mustafa Dural / Tufan Öğüz, Türk Özel Hukuku, Cilt II, Kişiler Hukuku, Filiz Kitabevi, İstanbul, N. 522-718.
14 Nil Karabağ-Bulut, Medeni Kanunun 23. Maddesi Kapsamında Kişilik Hakkının Sözleşme Özgürlüğüne
Etkisi, On İki Levha, İstanbul, 2014, s. 115-117.
15 Zira TMK m. 23/ f. 2 hükmünde ahlâka aykırılık, edimin kişilik üzerindeki etkisi bakımından geçerlilik engeli oluşturmaktadır. Burada ayrıca üçüncü kişilerin veya toplumun elde edeceği menfaatlere bakılmaz. Bu yönde Karabağ Bulut, Sözleşme Özgürlüğü, s. 109.
16 Ekonomik özgürlüğün ihlali bakımından TMK m. 23 / f. 2 hükmünün somutlaştırılmasında dikkate alınacak unsurlar bakımından bu sayım için bkz. Karabağ Bulut, Sözleşme Özgürlüğü, s. 265-350. Sınıflandırma çeşitleri değişse de benzer Ünal, Kelepçeleme Sözleşmeleri, 2. Baskı, Seçkin, Ankara, 2017, s. 123-147; Sevtap Yücel, Kelepçeleme Sözleşmesi, Seçkin, Ankara, 2021, s. 115-133.
17 Yargıtay, 1. HD. , E. 2001/10578, K. 2002/2892, T. 06.03.2002 (www.sinerjimevzuat.com.tr).
18 Kişilik haklarına aykırı sözleşmelerin -TMK m. 23 / f. 1 ve TMK m. 23 / f. 2 arasında ayrım yapmaksızın- kişilik haklarına aykırı sözleşmelerin TBK m. 27 kapsamında değerlendirilerek kesin hükümsüz kabul eden görüş için bkz. Selahattin Sulhi Tekinay / Sermet Akman / Halûk Burcuoğlu / Atillâ Altop, Tekinay Borçlar Hukuku, Filiz Kitabevi, İstanbul, 1993, s. 389-393; Mehmet Ayan, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Gözden Geçirilmiş 12. Baskı, Adalet, Ankara, 2020, s. 212-213.
19 Ernst A. Kramer, Berner Kommentar, Schweizerisches Zivilgesetzbuch, Das Obligationenrecht, Allgemeine Bestimmungen, Inhalt des Vertrages, Art. 19-22 OR, Stämpfli, Bern, 1991, Art. 19-20, N. 209, 371 vd; Gauch / Schluep / Schmid / Emmenegger, Allgemeiner Teil, N. 687; Serozan, Medenî Hukuk, II. Başlık, § 3, N. 8; Halûk N. Nomer, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Beta, İstanbul, 2023, N. 54.2; Karabağ Bulut, Sözleşme Özgürlüğü, s. 426-428; sözleşmenin geçersizliğine dair genel olarak bu yönde Huguenin, Allgemeiner Teil, N. 433.
20 Kocayusufpaşaoğlu, Sözleşme, § 42, N. 57.
21 Arslan Kaya, Fikir ve Sanat Eserleri Hukuku Dersleri-I-, 2. Bası, Filiz Kitabevi, 2024, s. 170-171.
The content of this article is intended to provide a general guide to the subject matter. Specialist advice should be sought about your specific circumstances.