- in Turkey
- within Energy and Natural Resources and Criminal Law topic(s)
A. GİRİŞ
Markalar, modern ticari hayatın en önemli ayırt edici unsurlarından biri olup, işletmelerin mal ve hizmetlerini piyasada tanınır kılmasını sağlayan temel araçlardır. Çoğu zaman uzun yıllar boyunca yapılan yatırımlar, pazarlama faaliyetleri ve ticari çabalar sonucunda oluşturulan marka değeri, işletmeler açısından önemli bir ekonomik varlık haline gelmektedir. Bu nedenle markalar, üçüncü kişilerin haksız yararlanma girişimlerine veya kötüye kullanımlarına karşı korunması gereken ticari değerlerdir.
Marka hukukunun temel amacı, markaların hukuki koruma altına alınmasını sağlayarak hak sahibi olmayan kişilerin bu değerlerden haksız biçimde yararlanmasını önlemektir. Türk hukukunda marka koruması kural olarak tescil esasına ve ülkesellik ilkesine dayanır. Bununla birlikte uygulamada, bazı marka başvurularının gerçek bir ticari kullanım amacıyla yapılmadığı; aksine başkalarının ticari itibarı, marka bilinirliği veya ekonomik değerinden yararlanmak amacıyla gerçekleştirildiği görülmektedir. Bu tür başvurular öğretide ve yargı kararlarında kötü niyetli marka başvurusu olarak nitelendirilmektedir.
Türk marka hukukunda kötü niyetli başvuruların engellenmesi hem idari hem de yargısal mekanizmalar aracılığıyla mümkündür. Nitekim 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun (“SMK”) 6/9 maddesi, kötü niyetle yapılan marka başvurularının itiraz üzerine reddedilebileceğini açıkça düzenlemektedir. Bunun yanında kötü niyet, marka tescilinin hükümsüzlüğü davalarında da ileri sürülebilen önemli bir hukuki sebep olarak kabul edilmektedir.
Bu makalede, Türk marka hukukunda kötü niyet kavramının kapsamı ele alınacak; uygulamada karşılaşılan kötü niyetli marka başvurusu türleri ve bu konuda şekillenen yargı içtihatları değerlendirilecektir.
B. TÜRK MARKA HUKUKUNDA KÖTÜ NİYETLİ MARKA BAŞVURULARINA İLİŞKİN MEVZUAT
Türk marka hukukunda kötü niyet kavramı, esas olarak SMK kapsamında düzenlenmektedir. Kanunda kötü niyet kavramına ilişkin açık bir tanım yer almamakla birlikte, kötü niyetli marka başvurularının hukuki sonuçları çeşitli hükümler aracılığıyla düzenlenmiştir. Bu yaklaşım, kötü niyetin her somut olayın özelliklerine göre farklı şekillerde ortaya çıkabilmesi nedeniyle kanun koyucunun kavramı geniş ve esnek bırakma tercihinin bir sonucu olarak değerlendirilmektedir.
SMK’nın 6/9 maddesi, kötü niyetle yapılan marka başvurularının nispi ret nedeni oluşturduğunu hükme bağlamaktadır. Buna göre, marka başvurusunun kötü niyetle yapıldığının ileri sürülmesi halinde, ilgili kişiler tarafından yapılan itiraz üzerine söz konusu başvurunun reddedilmesi mümkündür. Böylece marka sisteminin dürüstlük kuralına aykırı şekilde kullanılmasının önüne geçilmesi amaçlanmaktadır.
Öte yandan kötü niyet yalnızca başvuru aşamasında ileri sürülebilen bir hukuka aykırılık sebebi değildir. SMK kapsamında, kötü niyetle tescil edildiği iddia edilen markalara karşı hükümsüzlük davası açılması da mümkündür. Bu yönüyle kötü niyet, marka tescilinin geçerliliğini doğrudan etkileyebilen önemli bir hukuki sebep niteliği taşımaktadır.
Her ne kadar mevzuatta kötü niyet kavramının kapsamı ayrıntılı şekilde tanımlanmamış olsa da öğreti ve yargı içtihatları, kötü niyetin belirlenmesinde önemli kriterler ortaya koymaktadır. Bu kapsamda özellikle başvuru sahibinin dürüstlük kuralına aykırı hareket etmesi, başkalarına ait marka değerinden haksız şekilde yararlanma amacı taşıması veya markayı gerçek bir ticari kullanım amacı olmaksızın tescil ettirmeye çalışması gibi durumlar kötü niyetin göstergeleri olarak değerlendirilebilmektedir.
C. UYGULAMADA GÖRÜLEN KÖTÜ NİYETLİ MARKA BAŞVURUSU TÜRLERİ
Kötü niyet kavramı mevzuatta ayrıntılı şekilde tanımlanmamış olmakla birlikte, uygulamada belirli davranış kalıpları üzerinden ortaya çıkmaktadır. Türk Patent ve Marka Kurumu kararları ile mahkeme içtihatları incelendiğinde, bazı başvuru türlerinin kötü niyet iddiasına daha sık konu olduğu görülmektedir. Bu başvuruların ortak özelliği, marka hukukunun temelini oluşturan ayırt edicilik ve dürüstlük kuralı ile bağdaşmayan bir kullanım amacına dayanmasıdır.
Taraflar arasında önceden mevcut bir ticari ilişkinin bulunması da kötü niyet değerlendirmesinde dikkate alınan önemli göstergelerden biridir. Özellikle distribütör, acente veya iş ortağı konumundaki kişilerin ticari ilişki kapsamında öğrendikleri bir markayı kendi adlarına tescil ettirmeye çalışmaları, uygulamada kötü niyet iddiasına sıkça konu olmaktadır. Bu tür durumlarda başvuru sahibinin markadan haberdar olduğu kabul edilmekte ve başvurunun dürüstlük kuralı çerçevesinde değerlendirilmesi gerekmektedir.
Uygulamada dikkat çeken bir diğer durum ise, bazı kişilerin çok sayıda marka başvurusu yaparak başkalarına ait markalara benzer işaretleri sistematik biçimde tescil ettirmeye çalışmalarıdır. Literatürde sıklıkla “marka yığılması” veya “trademark squatting” olarak adlandırılan bu davranış biçiminde, başvuru sahibi çoğu zaman markayı gerçek bir ticari faaliyet için kullanmak yerine ileride devretmek, lisanslamak veya marka sahibini anlaşmaya zorlamak amacıyla hareket etmektedir.
D. YARGITAY KARARLARINDA KÖTÜ NİYETİN TESPİTİ
Türk marka hukukunda kötü niyet kavramının kapsamı mevzuatta ayrıntılı şekilde tanımlanmamış olduğundan, kavramın içeriği büyük ölçüde yargı kararları aracılığıyla şekillenmektedir. Yargıtay içtihatları incelendiğinde kötü niyetin çoğu zaman doğrudan bir beyanla değil, somut olayın özelliklerinden hareketle ortaya çıkan dolaylı göstergeler üzerinden tespit edildiği görülmektedir.
Bu kapsamda Yargıtay kararlarında özellikle; başvuru sahibinin önceki markadan haberdar olup olmadığı, taraflar arasında daha önce ticari bir ilişki bulunup bulunmadığı, başvurunun gerçek bir ticari kullanım amacı taşıyıp taşımadığı ve başvurunun dürüstlük kuralıyla bağdaşıp bağdaşmadığı gibi kriterler dikkate alınmaktadır.
Kötü niyetli marka başvurularının değerlendirilmesinde önceki kesinleşmiş yargı kararlarının önemini ortaya koymaktadır. Kararda, davalı şirketin aynı esas unsuru içeren önceki markasal kullanımlarının daha önce kötü niyetli bulunduğu ve buna rağmen benzer nitelikte yeni bir marka başvurusunda bulunduğu tespit edilmiştir. Hukuk Genel Kurulu, dava konusu başvuruda da aynı esas unsurun kullanılmasını ve taraflar arasındaki önceki uyuşmazlık geçmişini dikkate alarak, başvurunun dürüstlük kuralıyla bağdaşmadığı ve bu nedenle kötü niyetli sayılması gerektiği sonucuna ulaşmıştır. Bu karar, özellikle daha önce kötü niyetli olduğu yargı kararıyla belirlenmiş bir kullanım biçiminin, sonraki marka başvurularının değerlendirilmesinde de güçlü bir gösterge oluşturduğunu ortaya koymaktadır.
Tanınmış bir markaya benzer bir ibarenin tescil ettirilmek istenmesinin tek başına kötü niyetli marka başvurusu olarak değerlendirilemeyeceği vurgulanmıştır. Daire’ye göre kötü niyetin varlığından söz edilebilmesi için başvuru sahibinin amacının başkalarının ticari faaliyetlerini engellemek, marka tescilini baskı aracı olarak kullanmak veya dürüstlük kuralına aykırı bir şekilde haksız menfaat sağlamak gibi unsurların bulunması gerekir. Bu karar, kötü niyet değerlendirmesinin her somut olayın koşulları dikkate alınarak yapılması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi bu kararında, uzun süredir yurtdışında kullanılan ve tescilli bulunan bir markanın aynısının veya çok benzerinin başka bir kişi tarafından tescil ettirilmesinin kötü niyet göstergesi olabileceğini vurgulamıştır. Somut olayda mahkeme, davalının ayakkabı sektöründe faaliyet göstermesine rağmen yaklaşık 35 yıldır yurtdışında kullanılan ve tescilli olan bir şekil markasını kendi adına tescil ettirmesinin tesadüf olarak kabul edilemeyeceğini değerlendirmiştir. Yargıtay da bu değerlendirmeyi yerinde bularak, markanın gerçek hak sahibi dışında bir kişi tarafından tescil ettirilmesinin dürüstlük kuralıyla bağdaşmadığını ve kötü niyetli tescil teşkil ettiğini kabul etmiştir. Bu karar, özellikle sektörde bilinen veya uzun süredir kullanılan bir markanın başkası tarafından tescil edilmesi durumunda kötü niyetin somut olayın koşulları çerçevesinde değerlendirileceğini ortaya koymaktadır.
E. SONUÇ
Marka başvurularında kötü niyet kavramı, Türk marka hukukunda dürüstlük kuralının marka sistemi içindeki en önemli yansımalarından birini oluşturmaktadır. Her ne kadar SMK’da kötü niyet kavramı ayrıntılı şekilde tanımlanmamış olsa da kanunda öngörülen itiraz ve hükümsüzlük mekanizmaları sayesinde kötü niyetli marka başvurularının önlenmesi mümkün hale gelmiştir.
Uygulamada kötü niyetin çoğu zaman açık bir beyanla değil, somut olayın özelliklerinden hareketle ortaya çıkan çeşitli göstergeler üzerinden değerlendirildiği görülmektedir. Özellikle başvuru sahibinin önceki markadan haberdar olması, taraflar arasında daha önce bir ticari ilişki bulunması, başvurunun gerçek bir ticari kullanım amacı taşımaması veya başkalarının marka değerinden haksız yararlanma amacıyla yapılması gibi hususlar kötü niyetin belirlenmesinde önem taşımaktadır.
Yargıtay içtihatları da kötü niyetin değerlendirilmesinde her somut olayın koşullarının ayrı ayrı incelenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu kapsamda bazı durumlarda uzun süredir kullanılan veya tanınmış markalara benzer başvurular kötü niyet göstergesi olarak kabul edilirken, yalnızca marka benzerliğinin varlığı tek başına kötü niyetin varlığı için yeterli görülmemektedir.
Sonuç olarak, marka sisteminin sağlıklı şekilde işlemesi ve dürüst rekabet ortamının korunması açısından kötü niyetli marka başvurularının erken aşamada tespit edilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle marka başvurularının etkin şekilde izlenmesi, gerekli durumlarda Türk Patent ve Marka Kurumu nezdinde itiraz mekanizmalarının işletilmesi ve yargısal yolların kullanılması, marka haklarının korunması bakımından önemli bir işlev görmektedir.
The content of this article is intended to provide a general guide to the subject matter. Specialist advice should be sought about your specific circumstances.